Seni Tılsımlar Korur

Ana Sayfa
Günbatımı Fandango

Prolog: Eski bir efsane



Derler ki...


Derler ki, doğudaki yüksek sıradağların kimseye geçit vermediği ve ulu gövdeli sık ağaçlardan oluşan ormanlarda toprağın yüzüne güneş ışığının bile değmediği günlerde; henüz daha bilinen krallıkların hiçbiri kurulmamışken, Ara-Retta obasının rahipleri toplandılar ve uzun tartışmalardan sonra, artık Efendi'nin onlara çok önceden bildirdiği günün geldiğine karar verdiler. Gökyüzü açılmış, karanlık bulutlar dağılmış, amansız sular yavaş yavaş geriye çekilip düzlükleri ve ovaları yeniden üzerinde yaşanır hale getirmişti. "Vakit geldi" diye düşünüyordu rahipler, "Şimdi Efendi'nin emanetlerini bulup getirme ve kentlerimizi yeniden kurma zamanı."

Bu zor görev için Ara-Retta'nın zaten sayıca çok az olan gençleri içinden yüreği, aklı ve bileği güçlü üç kişi seçildi. Anaları, üçü için de birer yol çıkını hazırladı; içlerine şifalı otlardan yapılmış merhem, birer somun ekmek ve bir miktar yaban yemişi kondu. Dağları aşıp düzlüklere inecek gençlerin ayakları bu uzun yolculuğa dayansın diye, kalın ağaç kabukları ve sazlardan, birer sağlam çarık yaptı yaşlılar. Yola çıkış günüyle ilgili karar alındıktan sonra üçü de günlerce çadırlarında uyuyup dinlendi ve güç topladı. Sonunda, bir şafak vakti, Nin-Ani'nin yıldızının doğuda yükseldiği saatte, üç yiğit, genç yaşlı bütün Ara-Retta halkı tarafından bu kutsal göreve uğurlandı.

Günler ve günler boyu, dik yamaçlardan indiler, derin uçurumları geçtiler, sarp kayalara tırmandılar. Yoruldukça mağaralarda ve ulu ağaçların kovuklarında soluklanıp dinlendiler; acıktıkça yanlarındaki yaban yemişlerinin tadına baktılar ya da ekmeklerinden birer küçük parça koparıp yediler; elleri ve ayakları keskin kayalarca örselendikçe, çıkınlarında taşıdıkları şifalı merhemden yaralarına sürdüler; susadıkça, geçtikleri her yerde, kayaların arasından, yamaçlardan aşağı doğru delice akan sel suyu ırmaklarından su içtiler.

Uzun ve zorlu bir yolculuktu onlarınki; Abzu'nun gazabı toprağı yuttuğundan beri kimsenin ayak basmadığı, yeri ve bir zamanki görkemi birkaç yaşlı dışında bütünüyle unutulmuş, atalarının kenti Asip-Para'nın kalıntılarını arayacaklardı. Yanlarında yalnızca Başrahip'in bir ağaç kabuğuna çizip verdiği küçük bir harita vardı, Asip-Para'nın yerini gösteren. Bir de, yönlerini her şart altında bulmaları için, aynı ağaç kabuğunun arkasına ayrıntılı bir Yıldız Listesi çizilmişti. Gidecekleri yerin çok uzak, yollarınınsa amansız tehlikelerle dolu olduğunu biliyordu üç genç adam ama bir kez ant içmişlerdi Asip-Para'yı bulup kutsal emanetlerle geri döneceklerine. Halklarının varlığı ve geleceği, bu görevi yerine getirmelerine bağlıydı.

Bü üç gencin de adı bilinmez; onlar isimsiz kahramanlardır. Ama derler ki, yüksek dağları günlerce süren bir yolculuğun ardından aştıklarında, çekilen suların ardından ortaya çıkan verimli ovaları ilk gören ve iki nehir arasındaki eski Diyar'a yeniden ilk ayak basan onlardır.

Yine derler ki güneşin pırıltısıyla ışıldayan yeşil ovalara eriştikten sonra üçü de bir an bile dinlenmediler. Gündüzleri ellerindeki haritaya, geceleri de gökyüzündeki yıldızlara bakarak Asip-Para'nın bir zamanlar tüm görkemini yaşadığı o büyülü beldeyi arayıp durdular. Sonunda, uçsuz bucaksız ovaları ve kimi zaman önlerine çıkan bataklık ve sazlıkları aştıktan sonra, tam da rahiplerin anlattığına benzer, billur gibi akan bir ırmağın kıyısına vardıklarında, içlerinden biri elindeki ağaç kabuğunu dikkatle inceledikten sonra, "Burası olmalı yoldaşlarım," dedi, "Işıksaçanlar'ın kenti Asip-Para, burası olmalı."

Ne var ki, o yüce kentten geriye tek bir iz bile kalmamıştı, tıpkı rahiplerin tahmin ettiği gibi. Haritaya iyice baktılar, yeşil düzlüğün üzerinde, sularla taşınmış kumların oluşturduğu küçük tümsek ve tepeciklerin her yanını incelediler ve sonunda, Efendi'nin vakti gelince bulunup çıkarılmasını istediği emanetlerin yerini belirlediklerini düşündüler. Üç yiğit, birer büyük ve sivri taş parçası geçirdiler ellerine ve yeri kazmaya başladılar. Günlerce, Asip-Para emanetlerini bulma azmiyle toprağı kazdılar ve gittikçe daha derinlere indiler. Nihayet bir gün, gençlerden birinin elindeki taş, toprağın altında her nasılsa çürümeden kalmış eski bir tahta sandığa çarptı. Heyecanla kazmaya devam ettiler, sandığı çıkarıp iyice temizlediler; üzerinde Efendi'nin mührünü görünce de, kutsal emanetleri bulduklarına kesinlikle inandılar. Artık görev bitmiş, geri dönüş vakti gelmişti. Yol boyunca sırayla omuzlarında taşıdılar sandığı; biri yoruldukça, bir diğeri devraldı. Günler ve geceler boyunca aynı sarp kayalara tırmandılar, aynı uçurumları aştılar ve sonunda Ara-Retta'ya vardılar. Oba halkı, yiğitlerin dönüşünü coşkuyla karşıladı. Hemen o akşam bir şenlik ateşi yakıldı ve kutsal görevin başarılışı kutlandı.

Beklenen an gelip, üzerinde Efendi'nin işareti olan tahta sandık açıldığında, rahipler soluklarını tuttular: Bunca yıl toprak altında kaldıktan sonra bile ışıltısından hiçbir şey yitirmeyen o parlak kumaşa sarılı yedi kutsal levha, yani İnnadima'nın Kitabı, yeniden ellerinin altındaydı işte. Onlara gereken bütün bilgi, bilinmeyecek kadar eski bir zamanda bu levhaların üzerine kutsal harflerle kazınmıştı: Dünyanın tarihi, Krallığın ilkeleri ve tabii ölümsüzlüğün sırları.

Ara-Retta obasının halkı, Başrahip levhalarda yazılanları okuduktan ve yola çıkış tarihine karar verdikten sonra, çadırlarını toplayıp hazırlandı. Belirlenen günde, gençlerin gösterdiği yoldan, yeniden aşağı düzlüklerdeki eski yurtlarına döndüler ve o görkemli kentlerini, kendilerine söylendiği gibi bir kez daha inşa etmeye başladılar. Kısa zaman içinde Diyar, kutsal ırmakların arasında, yeniden eski ışıltısıyla yükseldi.

Ama gün geldi, rahipler arasından bir grup genç çömez, hırslarına yenilip, Efendi'nin emirlerine sırt çevirdi. Kibir ve açgözlülük, gözlerini kör etmişti. İhanetlerinin izleyeceği yolu günlerce ve gecelerce, karanlık köşelerde, gizlilik içinde planladılar. Magan ve Meluhha'da, kendileri gibi yasakları çiğnemeye ve kan dökmeye hazır, diğer hırslı genç rahiplerle haberleşip anlaştılar. Sonunda, kararlaştırdıkları o uğursuz gecede, üç ülkedeki Yılanlar aynı anda harekete geçti. Başrahip'e isyan edip, Krallığı ellerine geçirdiler, kutsal kanı akıttılar, Işıksaçan Ev'i yaktılar. Efendi'nin tohumunu, toprağın yüzü üzerinden silmeye çalıştılar, çünkü ondan korkuyorlardı.

İstedikleri her şeyi elde ettiler ve kibir, açgözlülük, kan dökücülük üzerine kurulu kendi krallıklarını dünyaya egemen kıldılar. Ama ne kadar aradılarsa da, ele geçirmek için ne kadar yanıp tutuştularsa da, Başrahip'in öldürülmeden önce dikkatle sakladığı, bütün sırları ve yanıtları içeren yedi kutsal levhayı, İnnadima'nın Kitabı'nı bulamadılar bir türlü.

Aradan binlerce yıl geçtikten sonra, yüce kralımız Asurbanipal'in efsanelerde anlatılanların aslını araştırmak üzere dağlara yolladığı izciler, günün birinde Başrahip ve ona bağlı kalanların bir mağaranın içine sakladıkları kutsal sandığı bulup, gizlice Nineve'ye getirdiler. İçinden çıkan kutsal levhaları, yalnızca bilgeler bilgesi Asurbanipal okuyabildi; bizim dilimizde bir kopyasını çıkardı ve görkemli kütüphanesinin yalnızca kendisine açık olan özel bölümünde koruma altına aldı. Dünyanın ve evrenin en büyük sırrı, ehliyetsiz ellere geçmemeliydi.




Asurbanipal'in Nineve'deki Kütüphanesi'nden, İ.Ö 570'lere tarihlenen çiviyazısı bir tablet. 1847'de Mezopotamya'daki kazılarda Sir Austen Henry Layard tarafından bulunduktan sonra 1851'de British Museum'a götürüldüğü; henüz deşifre bile edilemeden, aynı yıl kaybolduğu ya da bilinmeyen kişilerce çalındığı sanılıyor. Metinde sözü edilen "İnnadima'nın Kitabı"nın izlerineyse, bir daha hiç rastlanmadı.


Seni Tılsımlar Korur



Copyright ©  2004 Burak Eldem - Bütün hakları saklıdır. Bu sitedeki yazılar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Seni Tılsımlar Korur'un yayın hakları Burak Eldem ve İnkılap Kitapevi'ne aittir.